--Ne umuyorduk ki Olric?
--öptüğümüz kurbağa prens çıktı diye hayatımız peri masalına mı dönüşecekti?
--Umma Olric, yasak düşler kurma…”
enuzakada
Şubat 14, 2012
Şubat 07, 2012
BARIŞ BIÇAKÇI- BİZİM BÜYÜK ÇARESİZLİĞİMİZ.....alıntılar
"En büyük ahlaksızlık demiştim kendi kendime, bir aşkı yaşamamaktır. Hayatı mümkün olan en geniş haliyle yaşamak gerekir, demiştim."
"Her şeyin farkında olduğun için mi yalnız ve mutsuzsun?"
"Bende ve hatta başka kimsede olmayan bir şeye sahip olduğunu sezdiğim kadına hemen aşık olurum."
"Basit şeyler isteyince, basit şeylerden zevk almaya başlayınca anlıyorum ki aşık olmuşum."
"Birine aşık olunca, ömrün boyunca onu aramışsın da sonunda bulmuşsun gibi, geçmişini tekrar kurgularsın. Basit tesadüfler aşkın ilahi gücünün işareti olur çıkar. Şimdi buraya yazınca bak ne kadar gülünç olacak: Lise sonda aşık olduğum kızın ismi Zuhal'di, yirmi yıl sonra, Nihal, demek ki, tabi ya, büyük bir aşk bu, aşkın ilahi adaleti sonunda bizi buluşturdu vesaire..."
"Gitmesin istiyordum. Orada otursun, bakışlarıyla beni dinlendirsin, anlattığım şeylerin onun için çok değerli olduğunu belli etsin istiyordum. Bunu belli etmezse kırılıp döküleceğimi anlasın istiyordum.""Bu dünyada hiçbir zaman ortada hazır bir bağlantı yoktur. Bağlantıları biz kurarız."
"Her şeyin farkında olduğun için mi yalnız ve mutsuzsun?"
"Bende ve hatta başka kimsede olmayan bir şeye sahip olduğunu sezdiğim kadına hemen aşık olurum."
"Basit şeyler isteyince, basit şeylerden zevk almaya başlayınca anlıyorum ki aşık olmuşum."
"Birine aşık olunca, ömrün boyunca onu aramışsın da sonunda bulmuşsun gibi, geçmişini tekrar kurgularsın. Basit tesadüfler aşkın ilahi gücünün işareti olur çıkar. Şimdi buraya yazınca bak ne kadar gülünç olacak: Lise sonda aşık olduğum kızın ismi Zuhal'di, yirmi yıl sonra, Nihal, demek ki, tabi ya, büyük bir aşk bu, aşkın ilahi adaleti sonunda bizi buluşturdu vesaire..."
"Gitmesin istiyordum. Orada otursun, bakışlarıyla beni dinlendirsin, anlattığım şeylerin onun için çok değerli olduğunu belli etsin istiyordum. Bunu belli etmezse kırılıp döküleceğimi anlasın istiyordum.""Bu dünyada hiçbir zaman ortada hazır bir bağlantı yoktur. Bağlantıları biz kurarız."
"İnsan severken basit sınıflandırmaların sınırlarını değil kendi sınırlarını görür, kendi sınırlarında dolaşır, kendi sınırlarına değer. Benim bildiğim tek sınır bu."
"Aşk eşitler arasında yaşanır. Eşit değilseler bir taraf diğerinin esiri olur, diğeri de ona eserim diye bakar."
Ocak 18, 2012
... AYNA
AYNA
O sabah,uyku sersemi halimle aynaya bakıyor kimseyi göremiyordum.
Henüz kalkmış, işe geç kalmamak için acele ediyordum. Banyoya girmeden önce, telesekreterin yanıp sönen ışığını fark ettim. Telefonun üzerindeki kırmızı düğmeye bastığımda tanımadığım bir ses “Acele et” dedi. Uykulu halimle üzerinde durmayıp lavaboya yöneldim ve aynanın karşısına dikildim. İşte, o sabah ki gariplikler dizisi böyle başlamıştı.
Tam arkamdaki duvarda asılı duran ucuz Van Gogh taklidini aynada yüzümün olması gerektiği yerde görüyor ama kendimi göremiyordum. Daha da yaklaştım aynaya. Yüzümden başka yerlerime baktım. Basbayağı Yoktum. Elimi aynaya doğru uzattım, elimin aynada yansıyan görüntüsünü görmem gerekirken sadece elimi gördüm. Bir adım geriye uzaklaştım. Gözlerimi ovuşturdum, rüyada mıydım? ama çok gerçekti her şey. Gözlerimle elimi, kolumu, omuzlarımı vücudumun her yerini görebilirdim fakat yüzümü göremezdim. Gözümün birini kapadığımda burnumun ucunu ve dudaklarımın bir kısmını görebiliyordum ama yoktu hiç kimse aynada. Elimi uzattığım da küçük, ikiye katlanmış bir kâğıt ilişti gözüme. Öylece diş macununun yanında duruyordu. O kağıdın orada ne iş vardı? Açıp baktığımda, iki kelime yazılmış olduğunu gördüm “Tercihini yap” Ne demekti şimdi ‘tercihini yap’, hem kim bırakmıştı bu notu buraya?
Aklıma, biraz önce telesekreterime gelen mesaj geldi ‘Acele et’,sonra ‘Tercihini yap’. Biri bana şaka mı yapıyordu. Derin bir soluk aldım, düşünmeye başladım. En azından düşünce kabiliyetim yerli yerinde duruyordu. Notlar şaka olabilirdi de kendimi aynada görememek de neyin nesiydi?
Notları ciddiye almaya karar verdim sonunda. Zaten işe geç kalmıştım. İşi düşünecek halde de değildim doğrusu. Telefon açıp bir yalan uydurdum patrona. Kapının zili çaldı bu arada. Kimdi acaba sabahın bu saatinde. Hızla kapıya gittim ‘kim O’... Ses yok. Birkaç saniye bekleyip ‘kimsiniz’ dedim bu sefer. Bir kadın sesi ‘Benim ben Hatice’ diye cevap verdi. Bizim kapıcının karısıydı. Birden sabah temizliğe gelmesini söylediğimi hatırladım. İçeri girdi. Beni halen pijamalarımla görünce ‘Siz daha işe gitmediniz mi beyim’ diye söylendi. ‘Yok, bugün gitmeyeceğim’ dedim. Bu hiç hoşuna gitmedi. ‘Ortalıkta dolanmayın o zaman’ diye homurdanarak ayakkabılarını çıkarmaya başladı. Kapıyı kapadığımda portmantonun aynasından yansıyanlara baktım, sadece onu gördüm.
Başkalarını görebiliyordum ama kendim yoktum ortalıklarda. Buna sevindim biran, başkalarını görebiliyordum en azından. Hatice hanıma ‘aynaya bakar mısın’ deyip hemen yanında dikildim. Önce garip garip bana baktı, sonra aynaya. ‘Tamam beyim aynayı da silerim’. Beni görmemiş olsaydı oracıkta bayılırdı. O da beni görüyordu. Bir tek ben kendimi göremiyordum. Bunu belli etmedim Hatice hanıma. Elinde tuttuğu zarflara gözüm ilişti sonra, posta kutumdakileri getirmişti. Hızla aldım elindekileri. Fatura zarfları ve reklam broşürleri arasında banyoda bulduğuma benzer bir kağıt daha buldum. İkiye katlanmış kağıdı açıp baktım: “ İki seçeneğin var ” yazıyordu. Üç etmişti notlar – acele et - tercihini yap - iki seçeneğin var. Ne seçeneğinden bahsediyordu bunları yazan ve ne anlama geliyordu bütün bunların hepsi? Sersemlemiş bir halde çalışma odama giderken kapının camından yansımamı göremedim, canım sıkıldı tekrar. Üzerimdeki bu ağırlıklarla, yumuşak kadife koltuğuma çöktüm.
Başım ağrımaya başlamıştı, dün akşam arkadaşlarla gittiğimiz barda içkiyi fazla kaçırmıştım. Kafamı toparlamaya çalıştım. Son notta iki seçeneğin var yazıyordu. Neydi bu seçenekler? Bu notları yazan seçenekleri niye yazmamıştı. Başka notların da olabileceğini anladım ama neredeydi bunlar? Oturduğum koltuğun karşısındaki duvarı kaplayan raflara öylece sıraladığım kitaplarımı seyrettim. Gözlerim kitapların üzerinde dolanırken bir yandan da kafamda bazı sorular dönmeye başlamıştı. Kendimi kaybetmiş, ben olmaktan vaz mı geçmiştim? Zihnim bu sorularla meşgulken oturduğum yumuşak koltukta kendimden geçmiş, karmaşık bir rüyanın içine dalmıştım. Kalabalık insan sürüleri görüyordum her yanımda. Kravatlı, koyu takım elbiseli, ellerinde çantalar, bir yerlere yetişmeye çalışan insanlar. Durmadan işleriyle ilgili şeyler sayıklıyorlardı -geç kaldım - geç kaldım –işimi bitiremedim - patron kızacak - raporlar yetişmedi- kimse kimseyi görmüyor, ilgilenmiyordu. Birbirlerinin içlerinden geçiyordu bu kara gölgeler. Koyu kıyafetli insanların yüzleri de simsiyahtı. Hepsi birbirine benziyordu. Ben aralarında rahatça, o kalabalığın içinden kimseye dokunmadan ilerliyordum. Sonra biraz ilerde, kaldırım kenarında 50’ ler den kalma chavrole marka beyaz bir araba dikkatimi çekti. Yanına gittiğimde Paris cafelerine benzer, camekanlarının dışında kaldırıma taşmış masa ve sandalyeleri olan bir yere geldiğimin farkına vardım. Burada insanlar sandalyelerine keyifle kurulmuşlar, kahvelerini yudumlayarak, sohbetlere dalmışlardı. Önce kıyafetlerinin farklı olması dikkatimi çekti. Hepsinin üzerinde rengarenk elbiseler vardı. Yaşadığım şehirden çok uzak bir şehre gelmiş gibi yabancı hissettim kendimi, ama aynı yerdeydim. Halen, bir sürü siyah kıyafetli insan bir yerlere yetişmeye çalışırcasına yanımdan geçiyordu.
Birkaç adım ötede, en ön masada oturan baştanbaşa beyazlar giymiş bir adam bana bakıp bir şeyler söyledi. Duyamadım önce, yaklaştım.
Tercihini yaptın mı? Kahvesinden bir yudum aldı sonra devam etti .“İki seçeneğin var demiştim sana. -Arkamdakileri işaret ederek- ya onlar gibi olacaksın ya da kendin gibi. Acele et demiştim sana”. Bense adamın karşısında dona kalmıştım. Oradan kaçmak istiyor ama kıpırdayamıyordum yerimden. Karşıdaki camekândan yansımama gözüm takıldı. Giderek silikleşiyor, gri bulanık bir hal almaya başlıyordu görüntüm. Kıyafetlerim de yavaş yavaş siyaha dönmeye başlamıştı. Korkarak arkama baktım. Koyu kalabalık giderek biçimsiz siyah lekelere dönüşmeye başlamıştı. İstemiyorum dedim, yüksek sesle. Onlar gibi olmak istemiyorum.
Ayaklarımı uzattığım sehpanın tozunu almaya gelen Hatice hanımın dürtüklemesiyle kâbusum sone erdi. Bozuk Türkçesiyle “beyim sehpayı silecem” deyip elindeki sarı bezi yanında duran kovaya batırdı. Bir yandan da devam etti konuşmasına.. “ Beyim , neyi istemiyorsunuz, temizlik mi yapmayayım”. ‘Yok devam edin’ deyip hızla çıktım odadan, gördüğüm karabasanın etkisindeydim hala. Kendime gelmek için lavaboya yöneldim. Holdeki telefonun yanından geçerken mesaj ışığının yandığını gördüm. Düğmeye bastığımda bu sefer tanıdık bir ses : “Tolga ben, raporları hazırlamamışsın. Şefi arayıp gelmeyeceğini söylemişsin ama o raporlar acildi. Sabah arayıp ‘acele et’ diye mesaj bırakmıştım, lütfen ara beni.” -Acele et- in sahibini bulmuştum. Çalıştığım yatırım şirketindeki arkadaşım Tolga’ydı. Yetiştirmem gereken raporlar vardı. Hatırladım birden.
Başıma bir ağrı daha saplandı, bir yandan da gördüğüm rüyayı düşünüyordum. Gerçekten de başkaları tarafından yönetiliyordu hayatım ve kendim olamıyordum uzun zamandır. Babamın zoruyla girdiğim iktisat bölümünü bitirir bitirmez bir yatırım şirketinde işe girmiştim. Hayatım sayılar, raporlar, toplantılar, kar-zarar dan ibaret olmuştu. İstemediğim bir hayatın içinde kaybolmuştum.
Cep telefonunun sesiyle bu düşünceler dağıldı. Arayan kız arkadaşımdı. Önce serzenişte bulundu “canım mesajlarımı niye okumuyorsun?” Telefonum kapalıydı ve yeni açmıştım. Mesaj sinyalleri ardı sıra ötmeye başladı. “Hem banyodaki aynanın yanına not da yazmıştım, unutmayasın diye. Ha bir not da posta kutuna bıraktım.” Kahkaha atmaya başladı, aklınca komiklik yapıyordu. ‘Kızmadın dimi’ diye ekledi. Notların kimin tarafından yazıldığı da anlaşılmıştı.
Bir hafta sonra tatile gidecektik ve sevgilim tarafından bana sunulan iki seçenek vardı. Hayatımı nasıl yaşamam gerektiği söyleyenlerin başında, sevgilim geliyordu. Onun istekleri önemliydi. Bir yolunu bulur kadınsı kurnazlığıyla kendi gerçeklerini benim gerçeklerimmiş gibi parıltılı bir pakette önüme koyardı. İnandırırdı, yapmam gerekenin doğru olduğuna . İkimizle ilgili bir karara vardığında konuşmaya ‘bak bunu çok beğeneceksin’ le başlar, biraz itiraz edecek olsam ‘beni sevmiyor musun?’ la bitirirdi konuşmasını. Hep aynı tuzağa düşerdim.
Bu sefer kandıramayacaktı beni. Ruhumu sarıp sarmalayan bütün görüntülerden kurtulmak istiyordum . “ İstemiyorum” diye bağırdım, telefona.
Yorulmuştum, beş yıldızlı otelin gürültüsünü çekemezdim, sadece dinlenmek istiyordum ve iki yıldır, her tatilde bu mümkün olmuyordu.
Tuhaf bir bulantı hissi kapladı karnımı. Hazmedemiyordum belki de yaşadıklarımı. Başkalarının hayatını yaşamaktan vazgeçmeliydim. Yaşantım, sevgilimin, annemin, babamın, iş arkadaşlarımın isteklerinden, değer yargılarından örülmüş bir ağa dönüşmüştü. Yapışkan, sıkı sıkıya örülmüş bir ağdı bu. Kıpırdayamaya çalıştıkça başkalarının yargıları, avını bekleyen örümcek gibi beni sindirmeye hazır, ağın merkezine yuvarlıyordu. Bir başıma ağın ortasındaydım. Kalabalıklarla sarılmış, yapışkan bir yalnızlıktı benimkisi.
Telefonu hızla kapattım, oyun bitmişti. Bütün rollerimden uzaklaşıp kendim olacaktım. Aynalarda kaybolmayıp, hayatın ta kendisinde görünür olacaktım.
Kendime biraz çeki düzen verdim, pencere kenarına gidip sokakları seyrettim, akşam oluyor, İstanbul’u ışıklar sarıyordu. O ışıklara sarılmış gölgeleri takip ettim, bir yerden bir yere aceleyle giden insanlar. Baktım koyu karanlık suretlerine, rengarenk ışıklar yapıştırılmış bir yalanın peşinde hızla yol alıyorlardı. Kaç saat geçmişti, farkında bile değildim. Sabahtan beri yaşadıklarımı düşündüm. Karar veremedim ne kadarı düş, ne kadarı gerçek, sonra evin içini dinledim Hatice hanımından hiçbir iz bulamadım oda gelmemişti anlaşılan, güldüm kendi kendime.
Gittim, kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum.
MART 2009
…not: Bu hikaye Beatles’tan bir dizeyle başlar, Pavese’den bir cümleyle biter…
Ocak 10, 2012
...aşktan kalan fazlalıklar.....................
AŞKTAN KALAN FAZLALIKLAR
Onun hediyesiydi… Bilmem kaçıncı doğum gününde almıştı… Düşündü bulamadı… Aynadaki o eskimiş yüze geri döndü.
İlk, rengi kaçmış gri gözleri gördü… Bir de çok giyilmekten yaka uçları aşınmış gömleği… Suratına yapmacık, şirin bir ifade yerleştirip “senin için” demişti.
Aşkın o kör halini, uzun zaman önce yitirmişti, ancak şimdi anlıyordu bazı şeyleri, gecenin bu geç vakti aynanın karşısında kendini seyrederken ve alnında koca harflerle yazılmış “ FAZLALIK ” kelimesiyle, yapayalnız kaldığında.
Birkaç saat önce girmişti bu kelime hayatına, nesneler dünyasına, lanet “ FAZLALIK ” kelimesi. Sanki küçük sarı yapışkanlı kağıtlara yazılmış ve onunla paylaşılmış her nesnenin üzerine iliştirilmişti. Lavabonun yanında duran, ortasından sıkılmış diş macunun üzerine, kapının arkasında asılı duran bornozda, saç kurutma makinesinin kenarında. Paylaşılmış her şeyde… Sonra aynadaki suretine geri döndü, gördüğü berbat şeyden tiksindi… eğilip yüzünü yıkadı. Midesi de ağrımaya başlamıştı… O kokuşmuş barda onu dinlerken, kaç bardak içtiğini hatırlamadığı ucuz viskiler aklına geldi… Neden gitmişti sanki oraya? Son kez görmek istemişti belki de… Öylece onu seyretmişti, sadece… Son bir sahne kalmıştı, oynanması gereken…
Bar taburesinde oturmuş, önündeki boş viski bardağıyla oynuyordu. Yüzünü buruşturdu. Pis bir koku gelmişti burnuna… Beyoğlu’nun, arka sokaklarının birindeki eski bir yapıdan bozma, nem ve berbat içki kokan 2.sınıf jazz kulübünde onu dinliyordu… Kadın, “özgün jazz” dedikleri o abuk sabuk şarkısını bitirip sahneden indiğinde, önce onu dinlemeye gelmiş arkadaşlarının yanına gidip, yüzündeki yapmacık, aptalca bir ifadeyle birlikte kahkahalarla süslediği bir konuşmaya daldı. Arkadaşlarından her gece aldığı rutin, nezaketen söylenmiş “bu gece çok iyiydin” le başlayan cümleleri dinlerken, bir ara gözleri bir kaç masa ötede oturan adama kaydı, yüzündeki aptalca ifade birdenbire kayboldu. Arkadaşlarından birkaç dakika müsaade isteyip, adamın yanına hızlı adımlarla yaklaştı, kızgınlıkla karışmış bir acıma hissi suratını kaplamıştı “sana bir daha buraya gelmemeni söylemiştim…” Adam hiç oralı olmayıp önündeki, boş viski bardağıyla oynuyordu… Kadın ses tonunu değiştirip “bana bak” dedi. Adam sadece isteksiz bir halde, gözlerini boş viski bardağından kadının gözlerine çevirdi… Kadın sesini daha yumuşatarak “ ne zaman anlayacaksın, hayatımda istemediğim bir fazlalık olduğunu…” Çoktan bitmiş bir oyunun son sahnesiydi bu…
Adam, hiç bir şey söylemedi. Son sahnedeki rolüne kaptırmıştı, kendini.
Garsondan bir viski daha istedi… Kadın, çoktan arkadaşlarının yanına dönmüş “geldiğinize çok sevindim” le başlayan cümleler kurmaya başlamıştı bile… Adamın kulağına sadece kahkahaları geliyordu.
Son viskisini yudumladıktan sonra, garsondan hesabı istedi… Evine gitmeliydi. İzmaritlerle dolu, kenarları aşınmış mermer merdivenlerden inerken, o fazlalık kelimesi aklına geldi. Midesi bulandı… Barın girişindeki eskiden kalma tahta kapıyı açtıktan sonra önüne çirkin, sonradan eklendiği belli olan, kirli bordo boyalı demir kapıdan dışarı çıktı… Ciğerlerine temiz havayı çekince rahatladı bir an… Yanına yaklaşan sokak köpeğinin başını okşayıp, yukarıya baktı… Yıkık bir şehrin harabelerinde dolaşmış, son bir değerli parça aramıştı ve koskoca bir “FAZLALIK” kelimesi bulmuştu… Gri paltosunu çekiştiren tinerci çocuğa cebindeki bütün bozuklukları verip, hızla uzaklaştı o sokaktan,köşeyi dönerken yavaşladı paltosunun yakalarını yukarı kaldırıp son bir kez arkasına “jazz cafe” nin neon ışıklarına baktı. Yanıp sönen kırmızı, mavi, sarı renkli ışıklarına… Tekrar kırmızı, tekrar mavi, tekrar sarı… Yere tükürdü. Adımlarını büyüttü. Evine biran önce gitmek istiyordu. Bu koca şehirde rahat ettiği tek yer eviydi…
Galatasaray’dan geçip, markizin önüne geldiğinde durup içerde eğlenenlere baktı. Onunla markizde geçirdiği saatler aklına takıldı. “kaç gece daha sürecek” böyle diye düşündü. Onu unutmak istiyordu… Asmalı mescidin ara sokaklarının birinde olan, evinin önüne geldi. Cebindeki anahtarla dış kapıyı açıp hızla merdivenleri çıktı. Kapısının önünde, yere fırlatılmış zarflara gözü ilişti. Postacıya okkalı bir küfür savurup dairesinden içeri girdi. Paltosunu aceleyle çıkarıp, bir yerlere fırlattıktan sonra, kendini banyodaki aynanın önünde, onun hediyesini olan , çok giyilmekten yaka uçları aşınmış gömleği seyrederken buldu…
Tek tek düğmelerini çözdü, çıkardı ve fırlatıp attı yere… Bütün fazlalıklardan kurtulmalıyım diye düşündü. Onu hatırlatan bütün fazlalıklardan… Sonra atletini, en sonda pantolonunu çıkardı. Banyonun bir köşesine sıkıştırdı… Bir hafiflik hissetti, rahatlamıştı… Yorgundu da… Çıplak ayaklarıyla yeni cilalanmış parkelerin üzerinde, deri kanepenin yanına kadar yürüdü. İşte bu iyi geldi ona… Gözleri çalışma masasının yanındaki camekanlı dolabın içinde duran, kardeşinin Londra dan getirdiği kaliteli viski şişesine takıldı… Bu berbat akşamın şerefine bir bardak içmeliydi. Şişenin yanında duran kristal bardağın yarısına kadar doldurup tekrar deri kanepenin yanına gitti. Oturmadan önce sehpanın üzerinde duran dergilerden birini alıp, kanepeye öylece bıraktı kendini. Eline aldığı dergiden birkaç sayfa çevirip borsa haberlerine baktı. İki ay önce borsada batırdığı paralar aklına geldi. Fırlatıp attı dergiyi. Elindeki kristal viski bardağını ışığa doğru tutup, ışıltılarını seyretti bir süre . Uykusu gelmişti. Bardağı sehpaya bırakıp başını yana çevirdi. Elini soğuk deri kanepenin üzerinde gezdirirken, anılar tekrar su yüzüne çıktı… Onunla battaniyeye sarılıp kaç kez uyumuş… Kaç kez sevişmişlerdi… Oysa şimdi… Soğuk deri kanepenin üzerinde otururken bu iki kelime çıktı sadece ağzından… Çevresine bakındı. Salonun her yerinde, yine o lanet sarı yapışkanlı, üzerinde koca harflerle “FAZLALIK” yazan kağıtlardan görmeye başladı. Elindeki viskiyi bir dikişte içti. Unutmak istiyordu. Ne olursa olsun unutmak… Uykusu da gelmişti. Kalktı. Perdelerin açık olduğunu fark etti. Sokak lambası tamamen odanın içini aydınlatıyordu. Camın yanında perdeleri kapatmak için elini uzattığında, karşı apartmanın penceresinden uzaklaşan bir karaltı gördü. Yine O bunak karı onu dikizliyordu. Umursamadı… Perdeleri kapadı…
Tek yapmak istediği uyumak, unutuşun ülkesinde yol almaktı. Bu berbat gece başka türlü bitmeyecekti yoksa…
Aralık 28, 2011
....kaçmak,
BİR ADA HİKÂYESİ
Kaçmak istemiştim… Evet, ilk bu aklıma gelmişti neden bu adaya geldiğimle, erken inzivaya çekilişimle ilgili sorularla cebelleşirken. En derinde bu vardı.
Hep bir şeylerden kaçıyordum. Hayatım, bir yerlerden giderek, bir şeyleri bırakarak, vazgeçerek geçiyordu. Hiçbir evde iki yıldan fazla kalamayarak, bir ilişkiyi birkaç aydan fazla yürütemeyerek, beni kendine bağlayan şeylere ve bir yerlere ait olma duygusundan ölesiye korkarak geçiyordu yaşantım.
Bunu daha sık düşünür olmuştum, adadaki ilk günlerimde… Ama nafile, kendimden ne kadar uzaklaşabilirdim ki… Nihayetinde kendimi bırakıp bir yerlere gidemiyordum. Kendi gölgemin karanlığına hapsolmuş, uzaklaşamıyordum.
Gidilen her yerde, önce yeni bir mekâna gelmenin verdiği rahatlama duygusu … Sonraysa, zihnim daha çok çalışıp, yeni çıkmazlar yaratıyordu. Ulaştığım tek yer kendimdim.
İşte böyle bir gündü… Adayı keşfetmeye, gizli sahillerinde patikalarında dolaşmaya karar verdiğim gün.
Sait Faik’ten izler arıyordum. Onun hikâyelerinde anlattığı yerlerden, yollardan bir iz bulmaya çalışıyor, geçmiş zamanın izinden giderek kendim için yeni bir dünya yaratmak istiyordum.
Taşınma telaşımın bittiği, güneşsiz bir pazar sabahı bisikletimi alıp yola çıktım. Öncelikle merak ettiğim bir yer vardı. İlk oraya gitmeliydim. Sait Faik bir hikâyesinde; mezarlığın kenarından sahile inen, taşlı sarp patikadan, martı yumurtalarını çaldığı kayalıklardan bahsediyordu.
Bisikletimi mezarlığı geçince ağaçların arasına sakladım. Yolun kenarından sahil görünmüyordu. Burada bir yerlerde denize doğru inen küçük bir patika olmalıydı… Ve ben hala görememiştim.
Yol kenarını kaplayan makiler, küçük erik ağaçları bu yolu gizlemiş olmalıydı.
Birkaç dakika aradıktan sonra “ Belki de Sait Faik, hayal dünyasından yaratmıştır bu yolu ” dedim, kendi kendime… Bütün hikâyecilerin yaptığı şeydi bu; yeni yollar, yeni şehirler, yeni dünyalar yaratmak. Kim bilebilirdi ki?
Kafamdaki bu soruları bir kenara bırakıp, tekrar aramaya koyuldum. Ayaklarımla çalılıkları açıp, insanların yürüyebileceği bir düzlük buldum. Dik yarın kenarına gelmiştim, giderek tehlikeli oluyordu aramalarım.
Sonra birkaç adım daha attım ve erik ağacının kenarından aşağıya inen, O belli belirsiz patikayı buldum… Evet, bulmuştum, yeni bir kara keşfetmiş gibiydim. Sait Faik’in anlattığı, sahile giden sarp kayalıklı patikaydı bu yol. Çobanların ‘keçi yolu’ dedikleri, taşlık, basamak basamak aşağıya inen yol, önümdeydi işte!
Adaya vapurla gelip giderken uzaktan gördüğüm, fakat mezarlığın yanındaki yoldan geçerken göremediğim, sadece Sait Faik’in hikâyelerinden varlığını bildiğim o sahile birazdan inecektim.
Çok dikkat ederek yavaş yavaş inmeye başladım. Neyse ki yükseklik korkum yoktu. En ufak bir hatam bana pahalıya mal olabilirdi. Kıyıya ulaştığımda, önümde duran ilk kayalığa çıkmaya başladım. En tepede sahil daha güzel görünüyordu, manzarayı seyre daldım. Zaman durmuştu burada… Şehrin kalabalığından uzak, her şeyden yalıtılmış, çamların nerdeyse denize girdiği, iki ucu dik kayalıklarla sınır oluşturmuş, adeta doğanın kimsenin girmesini istemediği, unutulmuş yasak bir şehirdi.
Bu sahilde; sadece hikâyecinin altmış yıl önce anlattığı deniz kabukları, kâğıtlar, şişeler vardı. Tek bir farkla, zamanın ve yeni insanların bıraktıkları da eklenmişti: Pet şişeler ve naylon torbalar.
Bulunduğum yüksek yerden bir hamlede, sahili kaplamış midye kabuklarının üzerine atladım. Kabukların çıtırtısıyla bir süre ilerledim.
Çamların kokusu, dalgasız deniz, uzakta Kınalı Ada, uçuşan martılar… Sait Faik’in “ Yazmazsam delirecektim… ” sözü aklıma geldi, gülümsedim. Birkaç adım daha atıp, dalgalara yakın diğer bir kayanın üzerine çıkıp hayallere daldım. Başka zamanlardan bir şehir bulmuştum, tadını çıkarmalıydım. Bu uzak adaya gelene kadar kaç vaha dolaşmış, yalancı cennetlerde oyalanmıştım. O şehirlerde çıkmaz sokaklara girmiş, yolumu kaybetmiş, sonra el yordamıyla tekrar yakalamıştım zamanı. Tutulduğum her kadından bir şeyler almış, başka bir zamana saklamıştım ‘Aşk’ı… Bütün bunları yazabilecek miydim ben de?
İşte böyle bir günde, kalbimde birikenlerle öylece o kayanın üstünde, başka zamanlara giderek geçirdiğim dakikalar, önümden akıp giden denizin üzerinde, küçük halkalar gördüğümde sona erdi. Gitmeliydim, yağmur başlamıştı.
Yeniden yakalanmış zamanı bırakıp, kendi gölgemin karanlığına saklanma zamanı gelmişti.
Ekim-2008
Aralık 18, 2011
...diyanet ne işe yarar.....
...Türkiyenin içler açısı durumu......
117 bin kişilik Diyanet ordusu
Diyanet İşleri Başkanlığının toplam kadrosu 117 bin 541 kişiye yükseldi. 2 milyar 650 milyonluk dev bütçesi ile de birçok bakanlığı geride bıraktı.....2012 DE İSE BÜTÇE....3 MİLYAR 900 MİLYONA ULAŞTIII.....
Diyanet İşleri Başkanlığının yeni kanun tasarısı TBMM’de kabul edildi ve Diyanetin toplam kadrosu da 117 bin 541 kişiye yükseldi. TBMM’ye sunulduğunda 5 bin yeni kadro öngören tasarı önergelerle değiştirildi ve 12 bin 541 kadro daha verilerek toplam yen kadro sayısı 17 bin 541’e çıkarıldı.
2 milyar 650 milyon lira bütçesi ve personel sayısı ile birçok bakanlığı geride bırakan Diyanet, bu yıl 13 bin imam, hatip, müezzin, kayyım, kuran kursu öğreticisi ve vaizi açıktan atayacak. Bunlardan bir bölümü sözleşmeli olacak. Ayrıca 4 bin vekil imama da kadro verildi. Böylelikle 100 bin olan Diyanet kadrosu, 117 bin 541’e yükseldi.
85 BİN CAMİ VAR
Yeni oluşturulan kadrolar ile, imam ve müezzin açığı bulunan camilerin doldurulması amaçlanıyor. Türkiye’de halen 85 bin cami var. 2 bin 950 cami ile İstanbul ilk sırada, 96 cami ile de Tunceli son sırada bulunuyor. Yurt dışında da bin 805 cami bulunuyor. Türkiye’de her gün camide sabah namazı kılanların sayısının 2 milyon, cuma namazı için camiye gidenlerin sayısının ise 14 milyon olduğu tahmin ediliyor. Her 860 kişiye bir cami düşüyor. Türkiye’deki camilerin toplam kapasitesi 25 milyonu geçiyor.
Devamı: http://www.supermeydan.net/forum/forum277/thread72733.html#ixzz1gtjtrQYf
Aralık 07, 2011
Aralık 05, 2011
c.süreya...............
Korkar olduk artık ''seviyorum'' demeye..
Kimi sahiden değiyor sevmeye, kimi ise pişman ediyor insanı sevdiğine..
Cemal Süreya
Kimi sahiden değiyor sevmeye, kimi ise pişman ediyor insanı sevdiğine..
Cemal Süreya
Ekim 29, 2011
...babamın defterleri......
BABAMIN DEFTERLERİ

Elindeki resmin
arkasını çevirip “ beni hep bu resmimdeki gibi öp” diyen yazıyı göstermiş,
sonra “babanı hep böyle öperdim” dediğinde , yanağından süzülen birkaç damla
göz yaşını saklamaya çalışmıştı benden Annem. Babamla tanıştığı ilk aylarda sık
sık yaptıkları vapur yolculuklarından birinde çekilmiş, annemin babamın yüzünü
avuçlarıyla sıkı sıkıya tutup öptüğü o resim benimde en sevdiği resimleriydi.
Annem son zamanlarda daha sık bakar olmuştu,
eski albümlere ve her seferinde de yaşardı sanki o günleri. Genelde bende
yanında olurdum ve anlatırdı bütün hikayeyi en başından. İlk görüşte aşık
olmuştu babam anneme. Bu ilk karşılaşmayı annemin ağzından defalarca
dinlemiştim ve her seferinde aynı o günkü heyecanı gözlerinde görürdüm Annemin. Bir arkadaşıyla Burgaz adaya gelişlerini; geçirdiği
o harika günü ve günün sonunda babamın
duygularını belli eden o cümleyi söylemesini
“ nadir bulunur birisin” demişti; daha tanışalı 2-3 saat olmuşken… Babam o
kıvılcımı kalbinden hiç eksik etmedi…Bunu
anneme olan sevgisinden, annemin anlattıklarından ve bize bıraktığı
defterlerden, oradaki şiirlerden, yazışmalarından rahatlıkla görebiliyorduk.
Babam bu konuları konuşmazdı çocuklarıyla, daha çok, edebiyat tutkusundan
dolayı sayfalar dolusu yazardı onun için ayrı bir dünyaydı kitaplar ve yazı… Geceleri
kendi köşesine çekilir saatlerce okuyup kendince bir şeyler yazardı, bizse çocuk aklımızla meraklanır ama annemizin
uyarmalarıyla daha çok onu, o dünyada yalnız bırakırdık. Çok sonraları bize
bıraktığı defterlerden öğrendim iç dünyasını. Gözyaşlarımı tutamadan okurdum, ondan geriye kalanları, çektiği acıları,
mutluluklarını hissettiklerini , aklından bütün geçenleri. Her ayrıntıyı sanki
bilmemizi istermiş gibi yazmıştı … Annemse kitaplarla arası pek yoktu, hatta
kıskanırdı onlardan Babamı; fark ettirmeden bazen yanına sokulur, usulca
sarılıp “ hadi gel artık yeter gözlerini çok yoruyorsun” deyip, kendi yanında olmasını isterdi; babamsa “ tamam birazdan
geliyorum” deyip, bir yarım saat daha masasında zaman geçirdikten sonra,
annemin homurdanmalarına dayanamaz
kalkardı. Biz çoktan uyumuş olur,
önce yattığımız yatakları ziyaret eder, tek tek bütün çocuklarını öptükten
sonra annemin yanı başındaki yerini alırdı.
Birbirlerine olan tutkuları hiç bitmemişti. Başlarda,
bir türlü kavuşamamanın verdiği bir alışkanlıktı bu...Çok zor olmuştu çünkü, kavuşmaları. Buluşmaları çok sıkıntılı
oluyordu ve buda tutkuyu sağlam tutuyordu; sonralarıysa Babamın Aşka verdiği
önem ve kaybolmayan tensel uyum aralarındaki bağı güçlü kılmıştı…Daha ilk
buluşmalarında el ele tutuşup
öpüşmüşlerdi. Heybelide yalnız başlarına ilk görüşmeleriydi ; sıcak bir günde
birlikte adanın ormanlarında uzun uzun
dolaşmışlar ve çam ağaçlarının altında sarılıp dakikalarca birbirlerinden
ayrılamamışlardı. İlk öpücük ise eski bir evin merdivenlerinde gelmişti; tabi
bu gibi detayları annemle babam anlatmazdı bize ama babamın defterlerinde
bunların hepsi anlatılıyordu. Annem uzun süre bu defterleri bizden sakladı…ona
göre karı-koca arasındaki özel şeyleri çocukların bilmemesi gerekirdi;
utanırdı, başkaları bilmesin isterdi; zaten babamda annemden gizli yazmıştı
yıllarca bunları…ben öğrendiğimde çok kızmıştım anneme , bu defterleri bizden
nasıl saklardı, anlayamamıştım…neyse ki bir tesadüf eseri fark etmiş ve bir
hazine bulmuş gibi sevinmiştim o günlerde.
Bu defterlerde
neler yoktu ki, sanki babam bunları bizlerin, yani çocuklarının okumasını istermiş gibi
yazmıştı. Annemize duyduğu -Aşkı ve sevgiyi-
çocukları da öğrensin istemişti. Küçük defterler
halinde yedi taneydi. Bütün hayat hikayesi farklı zamanlarda
yazılmıştı. Annemle tanışmadan önceki defterler daha karamsar, hayattan ümidi kesmiş,
aşkı bulamayacağını kanaat getirmiş bir ruh haliyle yazılmıştı; ama annemle
tanıştıktan sonraki sayfalar ise aşkla ve sevgiyle yazıldığı belli oluyordu…Mesela,
eylül 2011 de birlikte gittikleri ilk Karadeniz tatillerini uzun uzadıya
anlatmış, orda geçen yedi günde yaptıklarını, ilk kez birlikte uyumalarını, sarılmalarını,
birbirlerine dokunmalarını, annemin sıcaklığını hissedişini, tensel uyumlarını,
hiçbir ayrıntıyı atlamadan satırlara dökmüştü… Anneme olan tutkusunu bu
satırlar sayesinde çok daha iyi anlamıştım…
Annemle tanışıp
sevgili oldukları ilk zamanlarda yazdığı bir sayfa vardı ki, her şeyi çok iyi
anlatıyordu bize. 14 temmuz 2011 de
şunları yazmıştı defterine “ Aşk…aşk
yeniden aşk …yeni bir başlangıcım var, yeni acıları kabullenişlerim var, en
başından her şeyi göze almışlığım, işte bu sefer deyişlerim var…yeni bir aşkım
var…SEVGİ… hiç bu kadar kuvvetli olmamıştı…hiçbir kadın beni bu kadar
sevmemişti, elimi sıkmamıştı…hayatım da tutkuyu gördüğüm tek kadın…çektiğim
acılara karşılık, yaşamın bana verdiği ödül mü bu.? Buna inanmalı mıyım? Bütün başlangıçlarım ve
sonum...ondan sonrası yok, en sonum o...anlatmak , yazmak istemiyorum.sadece
yaşamak , yaşamak istiyorum…
Bu satırlardan sonra uzun süre bir şey yazmamıştı
defterine , aşkı yaşamıştı sadece… yıllar sonra, şimdi olduğum yerden bakarken,
annemle babamın birbirleri ne olan
aşklarını ve bağlılıklarına benzer bir birliktelik yaşamadığımı ve
çevremde de göremediğimi çok iyi farkına varabiliyorum…
Ben ve iki kız
kardeşim, Babamın ani ölümünden sonra
annemize sımsıkı sarılmamız ve onu yalnız bırakmamamız , yeterli gelmemişti…annem
babamın özlemiyle kendi içine kapanıp daha karamsar olmuştu ve ona kavuşma
hasretiyle, babamın ölümünden 2 yıl sonra , çok istediği sevgilisine
kavuşmuştu. Son aylarında annemin kulağıma fısıldadığı “ Ona gidiyorum, hakanımın yanına gidiyorum”
demesi hala kulaklarımda dır. Tek avuntum, bu hayattan mutlu ayrılmasıydı. Son gün
bunu yüzünde görebilmiştim Annemin…
Ben ve
kardeşlerim ise Annem ve Babamın ölümünden sonra her birimiz ayrı ayrı hayatlar
ve ilişkiler yaşamış, hiç birimiz
onların buldukları aşkı bulamamıştık…
Çünkü , en başında da babamın çok güzel dediği gibi, böyle aşklar “ nadir bulunur” du.
14 ekim 2011-enuzakada
Ekim 27, 2011
...son şiir..............
Nede yalandan kurduğum iskeleler
Hiç bir kara...
Hiç bir kara...
Yok varmaya...
Ekim 16, 2011
farkında mısınız..:?
***Türkiye'de kaç okul var ?...................67.000 ***Kaç hastane var ?...................1.220 ***Kaç sağlık ocağı var ?....................6.300 ***Peki kaç cami var ?.....................85.000 Her 60 bin kişiye 1 hastane düşerken, 350 kişiye 1 cami düşüyor. ***Peki, kaç kilise var ?.....................270 ***Kaç cemevi var ?.....................100 ***Türkiye'de kaç doktor var ?.....................77.000 ***Peki, kaç din görevlisi var ?.....................90.000 Türkiye'de her 900 kişiye bir doktor düşerken, her 780 kişiye bir din görevlisi düşüyor. Eğitim-Sen'e göre Türkiye'nin 200 bin öğretmen açığı var. ***Türkiye'de kaç kütüphane var?........................1.435 ***Almanya'da kaç kütüphane var?......................11.000 ***Türkiye'nin kaç kentinde devlet tiyatrosu var ?......13 *** Kaç kentte kuran kursu var?........................81 ***Bu kursların toplam sayısı kaç ?...........................3.852 ***Türkiye'de 1 opera derneği var, 11 bale, 10 heykel, 18 resim, 18 sinema, 38 tiyatro derneği var. ***Peki, kaç tane 'cami yaptırma derneği' var ?........35.000 ***İçişleri Bakanlığı'nın bütçesi ne kadar ?................783 trilyon ***Ulaştırma Bakanlığı'nın ?...................678 trilyon ***Bayındırlık ve İskân Bakanlığı'nın ?...............677 trilyon... ***Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın ?..................632 trilyon... ***Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'nın ?....................280 trilyon.. ***Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'nın ?...249 trilyon... ***Çevre ve Orman Bakanlığı'nın ?....................404 trilyon... ***Sadece Sünnileri temsileden Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bütçesi nekadar ?........1.3 katrilyon... 8 bakanlığın bütçesi kadar... 22 üniversitenin toplam bütçesine denk... ***Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesinin yıldan yıla büyümesine bakalım: 1997'de 66 trilyon. 1998'de 119... 1999'da 180... 2000'de 270... 2001'de 302.... 2002'de 553... 2003'te 771... 2004'te 1 katrilyon... 2005'te 1 katrilyon... 2006'da 1,3 katrilyon... 2007'de 2,7 katrilyon... Bir ülke, Diyanet'e, bütün üniversitelerine ayırdığı bütçe kadar pay ayırıyor,bunu son bir yılda ikiye katlıyorsa, doktordan, öğretmenden fazla imam yetiştiriyorsa, hastane değil cami yaptırıyor, kütüphaneden çok Kuran kursu açıyorsa, o ülkenin durup bir daha düşünmesi gerekmez mi? Dışarda birşeyler oluyor farkında mısınız?
KUM
Sen kum nedir bilmezsin Deniz Görmedin ki.
Yum gözlerini, zamanı düşün,
Deniz bir gözünde Kum bir gözündedir.
Sen taş nedir bilmezsin Dağa çıkmadın ki
Yürü ufuklara doğru,
Dağ bir ayağında Taş bir ayağında dır
Sen kül nedir bilmezsin Ateş yakmadın ki,
Uzat ellerini gökyüzüne, Ateş bir elinde Kül bir elindedir..
Sen kan nedir bilmezsin Ölmedin, öldürmedin ki,
Yat toprağa boylu boyunca Ölüm bir yanında Kan bir yanındadır
Sen aşk nedir bilmezsin
Beni sevmedin ki
Ağla, ağlayabildiğin kadar
Bütün güzellikler sende Aşk bendedir...
ümit yaşar oğuzcan
Sen kum nedir bilmezsin Deniz Görmedin ki.
Yum gözlerini, zamanı düşün,
Deniz bir gözünde Kum bir gözündedir.
Sen taş nedir bilmezsin Dağa çıkmadın ki
Yürü ufuklara doğru,
Dağ bir ayağında Taş bir ayağında dır
Sen kül nedir bilmezsin Ateş yakmadın ki,
Uzat ellerini gökyüzüne, Ateş bir elinde Kül bir elindedir..
Sen kan nedir bilmezsin Ölmedin, öldürmedin ki,
Yat toprağa boylu boyunca Ölüm bir yanında Kan bir yanındadır
Sen aşk nedir bilmezsin
Beni sevmedin ki
Ağla, ağlayabildiğin kadar
Bütün güzellikler sende Aşk bendedir...
ümit yaşar oğuzcan
Eylül 20, 2011
f.pessoa....
Asla bir geleceğe sahip olmamış olduğum günlerden birindeyim. Karşımda yalnızca, bir sıkıntı duvarıyla kuşatılmış, taş kesilmiş bir şimdi var. Irmağın karşı kıyısı, karşıda bulunduğuna göre, asla bu taraftaki kıyı değil; çektiğim acıların tek nedeni de bu. Nice limanlara yanaşacak gemiler var elbette, ama hiçbiri hayatın ıstırap vermez olduğu limana varmayacak, her şeyi unutabileceğimiz bir rıhtım da yok. Üstünden çok zaman geçti bunların, ama benim hüznüm hepsinden eski.
Ruhum bu haldeyken, hayatın hırpaladığı dertli bir çocuk olduğumu bedenimin tüm bilinciyle hissediyorum. Bir köşeye atılmışım, oyunlar oynayan başka çocukların seslerini duyuyorum. Dalga geçer gibi verdikleri kırık, teneke oyuncağı sımsıkı kavrıyorum. Bugün, 14 Mayıs, saat akşam dokuzu on geçe, hayatımın bütün tadı, bütün değeri işte bundan ibaret.
Tutsaklığımın sessiz pencerelerinden gördüğüm bahçede bütün salıncaklar dalların üzerinden aşırtılmış, şimdi öylece sarkıyor; en tepeye dolanmışlar; yani, firar ettiğimi düşleyecek olsam, zamanı aşmak için güvenebileceğim salıncaklarım bile yok...
14 Mayıs 1916
Ruhum bu haldeyken, hayatın hırpaladığı dertli bir çocuk olduğumu bedenimin tüm bilinciyle hissediyorum. Bir köşeye atılmışım, oyunlar oynayan başka çocukların seslerini duyuyorum. Dalga geçer gibi verdikleri kırık, teneke oyuncağı sımsıkı kavrıyorum. Bugün, 14 Mayıs, saat akşam dokuzu on geçe, hayatımın bütün tadı, bütün değeri işte bundan ibaret.
Tutsaklığımın sessiz pencerelerinden gördüğüm bahçede bütün salıncaklar dalların üzerinden aşırtılmış, şimdi öylece sarkıyor; en tepeye dolanmışlar; yani, firar ettiğimi düşleyecek olsam, zamanı aşmak için güvenebileceğim salıncaklarım bile yok...
14 Mayıs 1916
Ağustos 04, 2011
...birini sevmek..........
"Birini sevmek, bunun karşılığında sevilsen bile, sevilen kimseyi ilgilendirmeyen kişisel bir sorundur."............ c.pavese
Temmuz 30, 2011
proustvari...
....Hayat, seven insanların daima bekleyebileceği mucizelerle doludur...............M.proust..........
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)















